nazım hikmet

rainmaker
gelmiş geçmiş en büyük, en usta dünya şairidir. bunu ben de diyorum. ama bunu daha o zamanlar, yakın dostu olan pablo neruda söylüyor.

şu türk ırkının bana kazandırdığı iki şey var :

tipik, bağnaz ülkücülere göre bu durum asil bir kan ve iman olarak yorumlanabilir; fakat benim, türk olarak doğmayı şanslı bulduğum şeylerden biri nazım hikmet'i, anadiliyle, sözcüklerin, ağzından çıktığı gibi anlamanın erdemliğidir; diğeriyse mustafa kemal atatürk devriminin sonucu olarak pektabi dünyaya, bir tarlada başak nasıl boy verirse, aynı ihtirasla gelebilmiş olmaktır.

komünistti, ekmeğin, aşın herkes için olabileceğinin en güzel savunucularından biriydi.
"dostlar ki bir kerre bile selamlaşmadık
aynı ekmek, aynı hürriyet,
aynı hasret için ölebiliriz.
ve düşmanlar ki kanıma susamışlar,
kanlarına susamışım.
benim kuvvetim :
bu büyük dünyada yalnız olmamaklığımdır.
dünya ve insanları yüreğimde sır,
ilmimde muamma değildirler.
ben kurtarıp kellemi nida ve sual işaretlerinden,
büyük kavgada
açık ve endişesiz
girdim safıma."

fakat türkiye, -günümüz türkiyesinin bir gıdım yol alamamışlığı buradan teşhis edilebilir- katilleri, hırsızları, insan ve hayvan tacirlerini, rüşvetçileri, mafya bozuntularını, tecavüzcüleri, ırkçıları değil; halkların kardeşliği, enternasyonal, barış, sevgi falan filan diyenlerini aldı hep gözetime. ve hep böyle diyenleriyle doldu cezaevleri. ama nazım'ın inatçılığına (vera'yı yine onun sevimli inadıyla kendisine aşık etmesini çok iyi becermiştir), kusursuz ve düzenli bir aklın, kilometrelerce yolları arşınlamasına, insanları cezaevlerine alabilir ama fikirleri asla düşünce yapısına kim karşı koyabilmiş ki?
"yani övünmek gibi olmasın ama,
ben bir çırpıda bir kurşun gibi delip geçtim
on yılını esirliğimin.
ve karaciğer sancısını bırakırsak bir tarafa,
gönül yine o gönül, kafa yine o kafa."

dönemin cumhurbaşkanı olan atatürk'e mektup yazdığı olduysa da atatürk'ün son zamanlarına denk gelmesinden ötürü mektup eline geçememiştir büyük önderin. annesinin dışarda, kendisinin içerde açlık grevi yaptığı da oldu. ve kendisine en çok dokunan şeyin, içerde olmasına karşın dışardaki mücadeleye omuz verememek olmuştur. öyleki bazen içerde kalmak meselesini bal gibi yaşamaya benzettiği de görülmüştür. sanırım dışardaki savaşta siper alamadan, içerde öylece oturmak, insanı ucu bucağı olmayan korkunç bir buhrana sokabiliyor.
"zoe'ydi adı,
ismim tanya, dedi onlara.
tanya,
bursa cezaevinde karşımda resmin.
bursa cezaevinde.
belki duymamışsındır bile
bursa'nın adını.
bursam yeşil ve yumuşak bir memlekettir.
bursa cezaevinde karşımda resmin.
sene 1941 değil artık,
sene 1945.
moskova kapılarında değil artık
berlin kapılarında dövüşüyor seninkiler,
bizimkiler,
bütün namuslu dünyanınkiler.
tanya,
senin memleketini sevdiğin kadar
ben de seviyorum memleketimi.
sen komsomolka'ydın, genç komünisttin,
ben 42 yaşında ihtiyar bir komünist.
sen rus, ben türk
ama ikimiz de komünistiz.
seni astılar memleketini sevdiğin için
ben memleketimi sevdiğim için hapisteyim.
ama ben yaşıyorum.
ama sen öldün.
sen çoktan dünyada yoksun.
zaten ne kadar az kaldın orada,
18 senecik.
doyamadın güneşin sıcaklığına bile.
tanya,
sen asılan partizan,
ben hapiste şair.
sen kızım, sen yoldaşım,
resminin üstüne eğiliyor başım.
kaşların incecik, gözlerin badem gibi.
ama renklerini fotoğraftan anlamam mümkün değil.
ama yazıldığına göre, koyu kestaneymişler.
bu renkte gözler çok çıkar benim memleketimde de.
tanya,
saçların ne kadar kısa kesilmiş,
oğlum memet'inkilerden farkı yok.
alnın ne kadar geniş, ayışığı gibi,
rahatlık ve ruya veriyor insanın içine.
yüzün ince uzun, kulakların büyüyecek biraz.
henüz çocuk boynu boynun,
henüz hiçbir erkek kolu sarılmamış,
anlıyor insan.
ve püsküllü bir şey sarkıyor yakandan,
süsünü sevsinler mini mini kadın.
tanya,
sen öldün.
ne kadar namuslu insanlar öldü
ve öldürülmektedir.
ama ben,
bunu söylemek ayıpmış gibi geliyor bana,
ama ben,
yedi yıldır,
kavgada hayatımı tehlikeye koyamadan
hapiste de olsa
bal gibi yaşıyorum."
(1945 yılında nazım bursa cezaevindeyken öğreniyor, küçük partizan tanya'nın mücadelesini. tanya, 1941'de hitler ordusunun rus topraklarına girmesi üzerine, karşı mücadele verirken yakalanan, ölen, ölüp de günlerce dışarıda asılı bırakılıp afiş edilen, şu anda ise rusya'da anıtlarını görebileceğiniz bir ikon olmuştur. ve tanya'nın yol arkadaşları, "tanya için, tanya uğruna, tanya yoldaşımıza" diye diye öldürmüştür hitler'in pislik ordusunu. moskova'nın yukarısında yakroma ve aşağısında kalan tula şehirlerinin zaferleri, bugün tanya zaferi olarak anılmaktadır).

ayrıca nazım hikmet'in unvanlarını da paylaşmak isterim:
(bkz:mavi gözlü dev)
(bkz:memleket şairi)
(bkz:güzel yüzlü şair)
(bkz:romantik komünist)
(bkz:romantik devrimci)

şimdiden edit: bu giriye daha çok şey eklenip, düzeltilecek ve en iyi şekilde aktarılmaya hazır hale gelecektir.
hallumzade
BİR AYRILIŞ HİKAYESİ

Erkek kadına dedi ki:
-Seni seviyorum,
ama nasıl,
avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp
parmaklarımı kanatarak
kırasıya
çıldırasıya...
Erkek kadına dedi ki:
-Seni seviyorum,
ama nasıl,
kilometrelerle derin, kilometrelerle dümdüz,
yüzde yüz, yüzde bin beş yüz,
yüzde hudutsuz kere yüz...
Kadın erkeğe dedi ki:
-Baktım
dudağımla, yüreğimle, kafamla;
severek, korkarak, eğilerek,
dudağına, yüreğine, kafana.
Şimdi ne söylüyorsam
karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana..
Ve ben artık
biliyorum:
Toprağın -
yüzü güneşli bir ana gibi -
en son en güzel çocuğunu emzirdiğini..
Fakat neyleyim
saçlarım dolanmış
ölmekte olan parmaklarına
başımı kurtarmam kabil
değil!
Sen
yürümelisin,
yeni doğan çocuğun
gözlerine bakarak..
Sen
yürümelisin,
beni bırakarak...
Kadın sustu.
SARILDILAR
Bir kitap düştü yere...
Kapandı bir pencere...
AYRILDILAR...
1984
"Yoldaş, bunların sen isimlerini aklında tutma; fakat 28 Kanunisaniyi unutma..." Desem hatırlar mıyız Nazım'ı ve on beşleri?
camasirlik
55 yıl önce bugün moskova'da yaşamını yitirmiştir.

'Güzel günler göreceğiz çocuklar
Güneşli günler göreceğiz.
Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar
Işıklı maviliklere süreceğiz…

Açtık mıydı hele bir son vitesi,
adedi devir, motorun sesi.
Uuuuuuuy! Çocuklar kim bilir
ne harikûlâdedir
160 kilometre giderken öpüşmesi.

Hani şimdi bize,
Cumaları, pazarları çiçekli bahçeler vardır.
Yalnız cumaları, yalnız pazarları…'

İyi ki geçtin bu dünyadan.